Sunday, February 17, 2013

Krishna ve Radha


Cesaret, güç, kararlılık, zorlukla başa çıkma, derin anlayış, ve ince düşünce kabiliyeti büyük tanrıların özelliklerinden bir kaçı bildiginiz gibi.  Mavi gezeni,  bulutsuz  gökyüzünü, derin okyanusları, yeşile dönen  menekşe rengi ırmakları ve gölleri, alacakaranlığı, safiri, kristalin yanar dönerliğini, lavantanın uçukluğunu  yaratan tanrı da bu özellikleri çokça olan, bütün hayatını  insanlığı koruma ve kötülüğü yok etmeye adayan Krishna’ya   maviyi pek guzel yakıstırmıstır.

Kötü Kıral Kamsa'nin öldürmemesi için babası mucizevi bir kaçırış ile  küçük bir köye, yeni doğmuş Balarama’nın yanına beşiğine koyverir onu ve  kücük Krishna10 yasına kadar  o köyde ineklere çoban olarak, mutfaklardan  süt kaymağı çalıp, köy kadınlarını  kızdırıp genc kızlarla oynayarak vakit geçirir. Çok yaramazdır,  hasarıdır, başını sürekli belaya sokar ama olur olmaz yerde de alametlerini gösterir. Cadı kadın tanrılarla  başa çıkar, suya düşen inek sürülerini kurtarır,  toprak yer cogu köylü çocuklar gibi . Utanmadan birde ‘Yemedim.’ der  süt annesine. ‘Aç ağzını bakiim’ deyince hanim;  toprak yerine bütün evreni bulur küçücük ağzında. Kıyıp da hiç kızamaz ona.   Süt kardeşi ve erkek arkadaşları vardır ve 8 çoban kız (Gopi). Onlarla birlikte büyür,  okula gider, ırmakta yüzerler hep beraber. En yakın kız arkadaşı, can yoldaşı  sacına yaseminler takili Radha, baska bir isimle  Radikhadır.

Büyüyünce güzeller güzeli bir genç erkek olur. Herkesin aklındaki en güzel mavi renktedir, siz deyin Akdeniz mavisi, ben diyeyim unutma beni çiçeği gölgesi. Kocaman kudretten sürmeli gözleri , kömür karası  uzun dalga dalga saçlarında bir adet  tavus kuşu tüyü taşır. Çok iyi flüt çalar. Her resimde elinde flüt, bir ayağı yer yüzüne  sağlam basar öbürkü dansa başlamak üzere parmak ucundadır.   Flütünü inekleri otlatırken çalar, bütün köylüler, 8 Gopi kız bu flüt müziğinden etkilenirler, ic dünyalarinin sorularına cevap bulurlar. Derin düşüncelere dalarlar. İyidir. Gözününüzün içine bakar gibi gelir size. Kendinizi iyi hissedersiniz onun resimlerine bakınca.  Kendinden emin, vakur, hafif muzip ama güven veren sevgi dolu  erkek güzeli bir genç adamdır.  Bilirsiniz sizi anlar. Yanında hep en sevdiği kız  vardır. Birbirlerine ulvi aşkla bağlıdırlar. Tanrılar arasında evli  olmayan bir tek cift onlardir. Her kim ne derse desin aralarındaki aşk dünyevi bir aşk değildir, birbirlerini severler, bakışları aşk doludur ama bu evrenin gidişatını, aşkın ve beklemenin özünü, tapan ve tapılanın birliğini, yürek ve ruhun ayrılmazlığını, biz ölümlülerin düşüncelerini, insanca zaaflarını anlamanın verdiği bir aşktır.  Bir olmanın o anlatılmaz güzelliğidir.

Aşkları üstüne  yüzyıllarca minyatürler yapılmış tabii ki,  tiril tiril  ipek sariler,  yere kadar uzun şıkır şıkır giysiler; yeşiller, sarılar, kırmızılar ile  ince ince boyanmış suretleri  ama yine de bu detaylar yetmeyip boya üstüne inciler, değerli taşlarla kolyeler, bilezikler hızmalar, halhallar işlenmiş, birbirlerine olan aşk ve hasretleri  üstüne şiirler yazılmıştır. 
Radha akşam üstü Krishna'nın gelişini bekler  ormandan:
‘ her yaprak kımıltısı  onun geliş ümididir,
minder hazır, bekler derin düşüncede,
her uyanış kimbilir kaç hatıra getirir akla .
Bu kırılgan kız bu geceyi sizsiz atlatamaz.’

Yasemin ıtırı ile ağırlaşmış yeşil orman kokusunda dökülen çiçekler ve yapraklarla  donanmış yatağında pırıl pırıl sarisi ile bekler Radha Krishna’yı; eller ayaklar kınalı, gözler yarı kapalı… Buna can mı dayanır?


Gündüzleri çoğunlukla ırmak kenarında  temiz, besili, mutlu inekler arasında , ağaç altlarında otururlar.  Orda hiç kış yoktur, soğuk ta yoktur, bakarsınız bir gün Radha ve kız arkadaşları  serin ırmakta yıkanırlar,  tavus kuşları ortalıkta dolaşır, haylaz Krishna kızların  sarilerini saklar,  onlarda şakacıktan çok kızarlar, yarı çıplak suyun içinde çırpınırlar. Başka  bir gün  su zehirlenmiştir, Krishna gider bir çırpıda  ırmakta çöreklenen kocaman zehirli kobrayı çıkarır. Dans eder kobranın başında, flütünü çalar. Evren ile bir olduğunu, herkesinin içinde biraz Krishna olduğunu, bütün tanrıların yeniden doğuşunu kendinde sakladigini   söyler müziğinde. Kızların yüreği ağzına gelir ama o, sudan  mavi  pazulari kocaman, saclari ıslak, Daniel Craig edasi ile canavarı yenerek çıkar,  iyilik kötülüğü bir kere daha yener.    Kocaman canavar yılan da, yılanın eşleri ve çocukları da Krishna’nın üstünlüğünü kabul ederler.  Bütün halk mutludur, bütün gece şarkılar, ayinler devam eder.

Böyle bir tanrı sevilmez mi?  Her adamın  içinde biraz kahraman asker, biraz prens , biraz yaramaz çocuk vardır.  Her kadının içinde biraz Krishna’yı bekleyen  buğulu bakışlı süslü , yasemin kokulu Radha. Belki de her ayinde, her hikayede biraz kendini bulur  her adam, biraz daha aşık olur  her kadın. Kimbilir?


Monday, January 14, 2013

bugun ucurtma bayrami


Gecenin laciverdi karanlığında ardı ardına ses bombaları patladı. Üç beş tane yer belirleme  fişeklerini kuyruklu füzeler izledi.  Gökyüzüne bakmaktan vazgeçip balkondan aşağıya baktığımda sokak başlarında ateşler yanıyordu. Dünyanın başka herhangi bir ülkesinde olsa ‘iç savaş çıkmış olmalı’ diye telaşlanırdık, Mumbai de ‘bir festival olmalı’ diye geçiştirdik, televizyonda yaşadığımız yerle ilgisi olmayan  bir diziyi izlemeye devam ettik. Bütün gece havai fişekler, çatpatlar,  bu seslerden korkan köpek havlamaları, sen kahkalar, gürültüler devam etti.

Bu sefer ki festival  ‘Makar Sankranti’ . Ya da ‘Uçurtma Festivali’. Ya da güneşin Yengeç Dönencesine girdiği gün festivali. Bu festival  Güneş tanrısı için yapılıyor; her doğa olayına bir anlam ve sembol yükleyen Hindu dini  bu dönence vaktini hiç kaçırmamış ve ‘karanlıktan aydınlığa, cehaletten bilgiye, daha ışıl ışıl bir hayata başlama’ festivaline dönüştürmüş.  Bir de bizim için kışın ortası sayılan 14 Ocak bu sıcak ülkede  hasat zamanına rast gelince en önemli kutlamalardan biri olmuş. Hasat festivallerinde ‘bolluk bereket, daha iyi mahsul’ diye yemek davetleri verilir, bütün herkes en iyi elbiselerini giyer, fukaralar da hatırlanır, onlara da para mara, sadaka, evdeki modası geçmiş elbiseler, küçülmüş ayakkabılar falan  verilir ya, işte hepsi  bir araya gelip bir de eylencelik uçurtma eklenince alın size şaşalı bir festival daha. Uçurtma deyip geçmeyin, güneşe yakınlık,  kırılganlık, ulaşılmazlık, aklınıza gelen her türlü yorum nerdeyse kutsal bir simge haline getirince  bir sekilde  dince  de yapılması gereken bir gelenek haline dönüşüyor.


Bu festivalin önemli bir şey olduğunu sabah pazara giderken önünden geçtiğim tapınak sokağının  kalabalığından anlamalıydım. Genelde iki inek, bir teyze, kasımpati satan bir amcadan oluşan kaldırım insanları artmış, yolun iki tarafı sokakta yaşayan ailelerle dolmuştu. Artık kanıksadığımız ellerini ağızlarına götürüp yemek için para isteyen dilenci çocuklar o kadar çoktu ve etrafımı o kadar sarmışlardı ki fotoğraf çekmeye korktum.  Kudretten sürmeli kömür karası gözleri , kömür kadar kirli elleri, çal çaput giysileri ile koluma, çantama, elime dokunup su ve yemek için çığristilar.Tapınak bekçisi ‘hayt ,huyt!‘ deyince çil yavrusu gibi dağıldılar, ayakkabısız ayakları ile karşı kaldırıma koştular.  Tapınağın esas kapısında  sevap severler küçük torbalarda erzak dağıtıyor, kınalı eller, ucuz cam bilezikli kollar kırmızı torbaları kapmak için çırpınıyor.  Bu arada beni unuttular ben de kenardan kenardan eve kaçabildim.

Erzak kapışmayanlar, yani tuzu kurular çoktan uçurtmalarını almışlar bile. Yılbaşında cam süsü, Işık bayramında yanar soner ışık, fil başlı tanrı bayramında fil basıl tanrı, bilmemne bayramında bilmemne satan pazardaki derme çatma dükkan,  bu sefer de uçurtma satıyor.  Üç çita  ve gazette kağıdından yapılmış uçurtmalar 50 Rupee (1Türk lirası) gibi el yakan bir fiattan satılıyor. Ev çatılarında , sokaklarda yüksek gerilim hatları altında, akıllarına esen her yerde   uçurmaya çalışıyorlar

Akşam üstü Arap Denizi sahiline yürüdüm.  Hava  Bodrum’da Mayıs sonu sıcaklığında, hafif rüzgar var. Kilise bahçesinden geçip  otobüs durağında eve gitmek için bekleyenler arasından, en olmiyacak yerde uyuyan köpekler ve insanlar üzerinden atlıyarak, tuktuklardan kaçarak ılık kumlara vardım.  Deniz çekilmiş, güneş batmak üzere.  Ortalık eskiden Bagwan  şimdilerde iş Osho olarak anılan  beyaz sakallı  90 Rolls Royce arabası olan gurunun giysisi renginde.   Ne yazık ki güneş  hava kirliliğinden denize batamıyor, puslu bir kavunicilik tozbulutu ardında kaybolmadan yapacağını yapıyor; kumları, denizi, gökyüzünü, bulutları, yanınızda kim varsa ona  iflah olmaz bir aşkla bağlanıp  el ele ufuk çizgisine kadar yürümek zorunluluğu rengine boyuyor. Ellerinde derme çatma uçurtmalar, kızlar kıkır kikir, oğlanlar gürültücü, aile babaları küçük çocukları ile görülmez ipleri çekiştiriyor. Her mutlu aile ortamında mutlaka ağlayan bir çocuk yine ağlıyor. Anneler kuma çömelmiş portakal geveliyor. Mumbai halkı yüzmeyi bilmez, ılık, tuzlu ve sakin denize  yürüyorlar. Sariler ıslanmış, batan güneşle ışıl ışıl bir yanıp bir sönüyor işlemeler. Haşlanmış mısır, renkli gazoz, boncuk gibi kırmızı ve oracıkta kavrulmuş kabuklu nohut, ‘naylon sev’ adında kavrulmuş ,kitir külahta acılı şehriye  gibi abuk subuk ama çok lezzetli ve ille de dehşetli acı şeyler kemirip  bembeyaz dişleri ile gülüyorlar. Kum ayaklarıma yapışıyor, uçurtma iplerine takılıyorum ne tarafa gitsem, kriket topları savruluyor  ordan burdan. Çok uzakta Güney Bombay’a giden köprünün ışıkları yanmış, gün  yavaş yavaş kavunici, turuncu, mango sarısı renginden  azur, alacalı bordo ve gece mavisine, Krishna tonuna  dönüşüyor.

Güneş Yengeç Dönencesine bütün haşmeti ile  sindire sindire kimbilir kaç şair,  kaç yazar, kaç fotoğraçiyi mutlu ederek  yerini  Türk bayrağı hilaline bırakıyor.  14 Ocak 2013 Mumbai’de gün geceye böyle dönüşüyor işte .


Sunday, December 16, 2012

15/12/2012


‘Siz planlar yaparken başınıza gelen şeye hayat denir’. Der John Lennon (kötü bir çeviri oldu, Zeycan arkadaşım daha iyisini yapar). Cuma akşam Nick 18.55 uçağı ile iki haftadır çalışıtığı Delhi’den gelecek, sakin sinemalı bir hafta sonu geçireceğiz, Noel biletleri alınacak, gizli yılbaşı hediyeleri planlanacak sonra da Pazartesi sabah işe, okula gidilecek.  Buraya kadar iyi.  Nick ‘kendimi iyi hissetmiyorum’ dedi, ‘aman buralarda dikkat etmek lazım’ diye hemen acile götürmek için  onu almaya hava alanına gittim. Uçak bir buçuk saat gecikti  ve  ben  bir buçuk saat kah elimdeki kitabı okuyarak, kah gelen giden insanları masala çayı eşliğinde seyrederek havaalanında bekledim. Ortalarda tuvalet yok, bilgi alınacak bir adam yok, kalabalık içinde dehşetli tek başınalık ile bekledim durdum.  Sonra bir baktım ki içi hat değil dış hatmış, başka havalanına gittim o Cuma akşamı trafiği ile.    Nick Mumbai sıcağında takım elbise ile bizi bekliyor, yorgun, hafif ateş, hasteneye vardığımızda ne Nick’de ne de bende konuşacak hal kalmamıştı.




Hastane buranın en pahalı hastanelerinden biri. Acilde bizi  hemen aldılar,  üşütmüsde olabilir, veremde, zatürre de Dengue de. Sıtma olma şansı da yüksek.   Testler yapılacak.   Demek ki burda kalınacak bu Cuma akşamı . Nick’in  ve Kitty’nin hastane maceraları meşhurdur, Kitty  küçükken  çok hastalanırdı, o kadar çok ambulans çağırmıştım ki,  yolda gördüğü beyaz arabalara ‘benim ambulansım’ derdi.    İngiltere’de kaç kere gece yarısı Nick’i hastanelere taşıdığımı anlatamam. Alışkın olmalıyım ama yine de uzakta olmak zor. Konuşacak kimsenin olmaması en uzak yer.  Arayıp ‘imdat!’ diyebileceğim kimse yok yakınlarda. Hem burası ‘Hastane’ dizilerinin çekildiği yer değil,  ‘Grey’s Anatomy’ dizisi hiç değil.  Hindistan’ın 4 Bungalow’ında açık balık pazarı, uyuyan köpekler ve tuk tuklar, sokak yaşıyanları, dilenciler, gecekondular arasından  gidilen 15 katlı bir hastane.  Doktorlar  iyi İngilizce  konuşuyor, hemşireler biraz, öbürküler hiç.  Beş dakka da bir gidip ‘ne oluyor, doktor nerde’  diye soruyorum.   Kendi aralarında Hint’çe konuşuyorlar biz bakınıyoruz Nick ile.  Acım, yorgunum, çay istiyorum. Ama röntgen çekilecekmiş, onu bekliyoruz. Yarım saat sonra küçük röntgenci geldi. Herkes onu beklediği için en önemli adamlardan biri Acilde.  Her gün yolda gördüğüm binlerce Hintli yüzden biri. Mobiletinde arkasında hanımı  ortada bebeği kendi önünde küçük çocuğu ile kasksiz, umursuz, boş bakışlı bir adam. Beni ordan oraya itiştiriyorlar neyse röntgen çekildi ‘evet biraz enfeksiyon var, yatıralım’. Peki yatırılsın. Hemen para konuşmaya başlıyor. Acile gitmek Rs 1000,  peki, tek kişilik bir oda Rs7000 ve kapora olarak bir lakh istiyorlar. 1 lakh ne kadar? £1000. Ona da peki.  ( £1 , 2.5 lira . ona gore hesaplayin, benu ugrastirmayin lutfen).Bir binadan ötekine elimde kağıtlarla koşturuyorum, aynı dili konuşsakta  bürodaki kadınla benzer şeyler anlamıyoruz. Ankara'da ‘simit’ isterken ‘gevrek’ derseniz nasıl yüzünüze bakarlarsa aynen öyle bakıyorum.  ‘taşımak, götürmek’  yerine ‘değiştirmek’ kelimesini kullandıkları için, neyi kimi değiştirip, neyi kimi taşıyacaklarını anlamıyorum. Sonunda Nick'in 15. Kata  çıkarılağacını anladım, koskoca hastane yatağının peşinden çantaları, ceketleri salkım saçak taşıyarak odaya çıktık. Oda tabii  ki hazır değil. Tuvalet kağıdı isteyip peçete, çay için sıcak şu isteyip musluktan akan sıcak şu  gelince biraz huysuzlandıysam da  artık sesimi çıkaracak halim ve gücüm kalmamıştı.

Nick’i orda bırakıp eve yollandığımda saat 12.30 du ve yollar gece hayatını daha yarılamamış insanlar ile doluydu. Kızım evde çoktan uyumuş,  klimasını açtım, en iyi arkadaşımın eşinin ölümünün 7. günüymüş yarın, ona ağladım biraz, ne kadar çabuk geçiyor zaman,  evin içinde ne yapacağımı bilemeden dolaştım,  bütün ışıkları açtım, kapadım, camdan dışarı hava alanında inen kalkan uçakların kırmızı ışıklarına baktım, ablamla konuştum,  çay içtim gecenin o saatinde. Sonra yattım, pencereyi açıp tül perdeyi çektim, dışardan gelen sokağın gürültüsü  ile Ankara’da annemin evinde olduğumu sanarak ağır, rüyasız bir uykuya daldım.


Tuesday, December 4, 2012

Yilbasinda Hindistan


Eğer her yılbaşında aşağı yukarı aynı yerlere gidip, aynı şeyleri yiyip, benzer içkiler içiyorsanız, bu yıl Hindistan’ı deneyin.   İlk önce Delhi’ye uçun.   Sabahın çok erken saatinde Delhi’ye göre soğuk ama Türkiye’ye göre ılık bir sabah sizi karşılayacaktır. öğlene kadar dinlenin, sonra  yemek için  kaldığınız otelde midenize çok fazla dokunmayacak, baharatlı tavuklu pilav ‘Biryani’ ve cacık benzeri ‘raita’ ile karnınızı bir güzel doyurun. Sonra bütün gün, Eski Delhi pazarında ilk Hindistan deneyiminize başlayın. Sokakların kalabalığı, insanların türbanları, sariler, dar paçalı pantolon üstüne giyilen şalvar kamiz tunikleri ile insanlar, köpekler, bisiklet arabaları, şallar, ordan burdan gelen şıkır şıkır şarkılar, sabah kepenk açarken günün iyi geçmesi için yakılan tütsü kokuları arasında  nereye bakacağınıza şaşıracaksınız.  Pazarda envai çeşit buhur, koku, şal, şıpıdık terlik pazarlık yapılmak için sizleri bekler.  Size söyledikleri fiatın yarı fiatından azı ile başlayın pazarlığa; arada bir yerde buluşursunuz. Sokak köşelerinde dönerci bıçağı kadar keskin bıçakla bir hamlede kesilen hindistan cevizi, nuh nebiden kalma merdaneli makinalar ile çıkartılan şeker kamışı suyu  ile tanışmanın vakti  de gelmiştir.  Başı en kalabalık olan satıcılardan cam bardak yerine kağıt bardaktan içmenizi  malum  temizlik nedenleri yüzünden öneririm.

Pazardan sonra ‘India Gate’ e yollanin. Bu  savaşlarda ölen askerlerin anısına   yapilmis 42 metre yükseklikte bir anıt.  Pamuk şekerciler, kınacılar, telden burarak yapılmış oyuncak bisiklet satıcıları RayBan gözlükçüler, temiz, geniş yeşil alan  Hindistan’in sadece tapınak ülkesi olmadığına kanittir.  Daha sonra Gandi’nin alçak gönüllü, sakin hayatı ve şiddetten uzak felsefesinin  yansıdığı anıt mezarında uzaktan gelen tuk tuk sesleri, kuş cıvıltıları arasında dinlenin biraz.  Akşam yemeğini  ya otelinizde ya da Delhi’nin modern restaurantlarında yiyebilirsiniz. Delhi insanı turiste çok alışıktır. Başkent olmasının getirdiği düzenlilikte taksi bulmanız kolay, gece ana caddelerde dolaşmanız  da.  Yine de düzenli çalışan Metro’da  çantanıza dikkat etmeniz gerekir.

Ertesi gün Hindistan’da göreceğiniz en güzel tapınaklardan biri olan devasa Akshardham tapınağına gitmeye hazırlanın. Giriş ücreti yok, ve çok uzaktan  yapının şeker pembesi rengi dikkatinizi çeker. Kum taşı ve İtalyan mermerinden yapılmış bu muhteşem yapı, yerdeki mozaikler, fil heykelleri, muazzam fiskiyesi ile rahat rahat dolaşabileceğiniz tapınaklardan biridir.     Öğle yemeğini   Café Coffee Day isimli küçük kafelerde küçük börekler, çay, güzel kahve ile geçiştirin. Kafeler klimalı ve temiz, hiç denemediyseniz baharatlı, sütlü  masala çayı ve acılı peynirli börekleri denemez gerekir.   İyi dinlenin çünkü öğleden sonra Red Fort (Lal Qila) ya gideceksiniz, Şah  Cihan zamanından kalma bu kaleyi görmek nefesinizi kesecektir.

Deniz kumundan yapılmış gibi duran bu kırmızı kale- ki kale  değil aslında surlarda çevrilmiş eski bir yerleşim merkezi- çocukluğunuzun peri masallarına götürecektir sizi. Büyük kapıdan içeri girerken etrafta türbanlı sarili Hintliler, ayak bilekleri zilli halhallı  çocuklar,  bir iki maymun, daha sesine alışamadığınız bu dil bir peri masalının içinde olduğunuz hissini pekiştirir. Mermer işçiliğinin güzelliği, duvarlardaki resimler,   işlemeler, duyacağınız hikayeler, Moğol yada başka bir değişle  Babür Hükümdarlığını tarih kitaplarından çıkartıverir. Aman dikkat, ortalıkta dolaşan su şişenizi almaya çalışan  maymunlar, dışarda ise peşinizi  bırakmayan satıcılar  canınızı sıkmasın.

Delhi büyük, gezilmesi  rahat bir şehir. Türkiye’den tur ile de gelebilirsiniz, eğer daha cesursanız  kendi başınıza da yola cikabilirsiniz. Günü birlik taksi tutmak  yol sorarak, kaybolarak dolaşmaktan kurtalacaktır sizi.  Taksileri kaldığınız otelden ayarlıyabilirsiniz. Türk olduğunuzu duyunca ‘sadece sizin için özel fiat' vereceklerse de pazarlık etmeği unutmayın.

Geziye Delhi'de başlamanın en iyi tarafı Taj Mahal’i görme imkanızdır. Taj Mahal Delhi’ye 5 saat uzaklıktaki Agra kentinde. Agra’da  sivil hava alanı yok ve tek ulaşım kara yolu ile. Eğer Clinton’un kızları ve  Prenses Diana kadar şanslıysanız özel uçağınızla da gidebilirsiniz tabii. Delhi Agra arası  kara yolu düzgün, trafik kontrollü ve 2.5 saat sonra mola verilecek yerlerde sucuk ve mercimek çorbası bulunmasa da pilav ve kara mercimekten yapılan  Dhal üstüne masala çayı sizi Agra’ya kadar tok tutacaktır. Yol boyunca büyük Hindistan platosu ve Yamuna nehrinin bereketi, develer, inekler, palmiye ağaçları, pirinç tarlalari, tek katlı en yeşil, en pembe, en kavunicine boyanmış derme çatma binalar arasında mobil telefon reklamları, ‘Thums up’ kola ilanları , kağnı çeken şu bizonları, eğer şanslıysanız bir iki fil sizi meşgul edecektir.

Taj Mahal Agra’ya girerken uzakta, bulutların yada şehrin puslu havasının arasında ışıltılı kubbesi ile hemen göze batar.   Aşağı yukarı her yerden fotoğrafı çekilebilir ve  çekilmiştir zaten.  Bulmanız çok kolaydır. Agra’da her yol Taj Mahal’a çıkar.   Taj Mahal, Şah Cihan’ın  pek yanından ayırmayı sevmediği, karnı burnundayken bile alıp da savaş meydanına birlikte götürdüğü,  14. çocuğunu   Sultan çadırında dünyaya getirirken ölen hanımının anısına yaptırdığı bir anıt mezar.   Koskocaman yeşil bahçenin içinde pembe mermer beyazlığı ile dört  minare gibi  kulenin arasında sakin, serin, sultanlara layık görkemi  ile öylece duruyor.    Tam karşıdan bakarsanız binanın simetrisine şaşmamak elde değil gerçekten.  Taj Mahal’in  en güzel göründugü zaman gün doğuşudur. Yani sabah  6.00 da.  Sabahın köründe orda olmak için giriş biletinizi bir gün önceden almak ve otelinize sizi erken uyandırmalarını söylemeniz gerekir. Alaca karanlıkta aynı  yöne doğru hızlı hızlı yürüyen gruplara sizde katılın, kuyrukta biraz bekledikten sonra, karşınıza bütün haşmeti ile çıkacaktır Taj.  Saat 6.00  da bile kalabalık olduğu için fotoğraf çekmek biraz zor, en güzel fotoğraf yeri giriş kapısınn sağında tuvaletlerin yanıdır.

Taj Mahal, eğer hikayesini bilmezseniz sadece beyaz,  bakılması güzel bir yapı. Eğer bir rehber bulursanız size tarihini , hikayesini, mermer işlemelerinin detaylarını, binanın içinde bakılacak yerleri gösterir ve o zaman Taj Mahal’in neden bu kadar ünlü olduğuna hak verirsiniz. Binanın içine ayakkabı ile girilmesine izin verilmiyor, rehberler – genellikle- sizin için mavi galoslar da getiriyorlar. Galosunuz yoksa ayakkabılarınızı  çantanızda taşımak zorunda kalabilirsiniz.

Taj Mahal’de  bütün gününüzü gecirebilirsiniz  ama içerde su da dahil hiç bir şey satılmasına izin olmadığı için açlık susuzluk canınıza tak edip otelinize dönüp güzel bir kahvaltı etmek için iki üç saat yeter.

Kahvaltıdan sonra   Şah Cihanın ölümüne kadar oğullarindan biri  tarafından  hapsedildiği Agra Kalesini (Agra Fort) gezmeye gidin.  Şah ölünceye kadar balkondan hanımının mezarını yaşlı gözlerle izlemiş, bu kale Taj Mahal ve kıyısındaki  ırmağın unutulmaz fotoğraflarını sunar size. Mekanın işçiliği, odaları, ırmak, Taj Mahal, insanlar, hikayeler, yorgunluğunuza degecektir.

Agra’da kalan vaktinizi mermer tozundan yapılmış küçük Taj’lar, kolyeler, yarı değerli taşlar için alış veriş ile geçirebilirsiniz.   Rehberiniz size yardım edecektir, ama aşağı yukarı her köşe başında benzer dükkanlar bulmak mümkün.

Agra’dan sonra ya Jaipur yada  Mumbai’ye geçin.  Jaipur da aynalı elbiseler, cayır cayır renkler, kavunici tonlu pembe binalar, kumlu sokaklar arasında cam bilezikler, tahta bebekler, deve derisinden ceketler  alarak dolaşabilirsiniz , Moğol imparatorluğunun izleri, taaa o zamanlardan kalmış astroloji merkezinde  (Jantar Mantar) hiç bozulmamış gökbilim  izleme binalarına şaşacaksınız ama eğer bunlar ilginiz çekmezse kalkın Mumbai’ye gelin. Mumbai Yılbaşına çoktan  hazırlandı. Zaten ışıl  ışıl  olan sokaklar bu sefer  Noel süsleri ile donandı, 33 derecede Noel babaya inanmak biraz zor olsa da  yılbaşı alış verişi için  Gucci’den Tommy’e  Jaguar’dan Bentley’e  ucuz kolyelerden sariye kadar, sokak pazarlarından inanılmaz pahalı AVM  arasında ne isterseniz  bulabilirsiniz.

Hava Delhi’den daha ılıktır, hirkanizi hic kullanmiyacaksiniz artik. Açık hava çamaşırhanesi,  uzun isimli (Chhatrapati Shivaji Maharaj Vastu Sangrahalaya Muzesi ),çok güzel müzesi,  mavi muşambalı gecekondu alanları , her köşe başında tapınaklar, ayinler,  Arap Denizi kıyısında akşam üstü gezmeleri ile değişik bir zaman geçirirsiniz Mumbai'de.

Yılbaşını  her otelde yapılan partilerde geçirebileceğiniz gibi Mumbai’yi boydan boya süsleyen deniz kenarında da kutlayabilirsiniz. Eylenceyi seven Mumbaikarlar  hem Noel’de hemde Yılbaşında havai fişekler, ses bombaları, balonlar ile yine sahilde olacaktır. Gece sadece makinanızı alın yanınıza; eylence  dozunu asmaz  ve eli sopalı polisler size güven versede   yinede dikkat etmek lazım.

Eğer şehir hayatı size fazla gürültülü geldi ise, Mumbai’den biraz uzaklaşmak isterseniz  güneye, Bangalor’a gitmeniz iyi gelir.  Bandalor'dan 6 saat suren yolculuk  İngiliz  egemenliği zamanına  Mysore’a götürür sizi.  Kocaman konaklar, tavanlarda asılı  pervaneler, verandalar ,   bir zamanlarin uzun elbiseli , eli dantel şemsiyeli  İngiliz hanımlarının,  beyaz keten takımlı beylerin  izlerini taşır.

Bir iki saat ötede Hampi’de  artık yok olan bir zamanın kalıntıları ile iç içe olacaksınız.  500 den fazla anıt, 100 den fazla gezilebilecek yer olduğu için bir, iki günden fazla zaman ayırmanız gerekiyor.  Koruma altına alındığı   için büyük otel   ve kutsal bölgelerden biri sayıldığı için içki satışı yok. Hassan da kalıp günü birlik geziler yapmak lazım.  Hampi daha turistlerin  çılgın istilasına uğramamış, hayat sakin ve yavaş.  Yorucu bir tatili noktalamak için en iyi yer.  Orada  yapılan alkolsüz parfümler, günnük ağacı sabunları, muz ağacından kalemler alınabilecek şeylerden bir kaçı.  Kocaman kaya tepelerinin üstünde itseniz düşecekmiş gibi duran  üç dört otobüs büyüklüğündeki taşlardan tutun da, tırmanılması imkansız gibi gözüken kaya kütlelerinin arasına sıkışmış gözlem evleri,  Roma tarzı su yolları,  yağmur yağdığı zaman müzik çalan anıt mezarlar, taşlara    kazinmis en narin tanri heykelleri, tapınak duvarlarında hikayeler, muz ağaçların arasından yürüyerek  gidilen  kır  kahvesinde   sedirlere oturulup önünüzen akıp giden  Tungabhadra   ırmağı kenarında muz çiçeği pilavı yiyerek geçirilen bir akşam üstünden sonra,  bir sonraki yılbaşında yine değişik bir şey yapmak isteyeceksiniz. Benden söylemesi.

Saturday, November 10, 2012

Cumartesi


Sevgili Atam,

Bu Cumartesi ölümünüzün 79uncu yıl dönümü. Benim hatırladığım 10 Kasımlar, Ankara’da Sonbaharın bitip Kurtuluş Parkı ağaçlarının hızla yapraklarını düşürmeye başladığı zamanlardır, havada kasımpati  ve kesif meşale yağı kokusu vardır.  29 Ekim konuşmaları, törenleri anca bitmiştir, bayraklar inmemiştir bile. Ben o zamanlar izciydim,  Ankara Koleji’ndeki büstün hazırlanması, üniformalarımızın temizliği  fularların kıvrımının düzgün olması ve hangi bayrağı kimin taşıyacağı önemli olaylardan biri olurdu. Sabah bütün okul öğrencilerinden önce gider bakardık her şey yerli yerinde mi diye.  İçimiz üşüyerek saatin gelmesini beklerdik,  torende haykırarak okunan şiirler genç ruhumuzda fırtınalar falan da koparmazdı aslında. Ama   bilirdik saat dokuzu beş gece  okul duvarlarının dısında her şey kesin sessizliğe bürünmüştür.  İnsanlar arabalar, taksiler ,otobüslerden inip, hiç kımıldamadan  hazırolda bir dakika   durup   sonra yollarına devam edeceklerdir. Ankara kırmızı bayraklarla sizin kah trenden bakarken, kah uçakları izlerken yada Kocatepe’de düşünürken ki boy boy resimlerinizle donanmıştır.

O zamanlar çok geride kaldı, artık büyüdüm, Türkiye’den çok uzaktayım. Eğer Ankara’da olsaydık bu yıl, kızımı ve eşimi alır Anıt Kabir’e giderdik çoğu Ankara’lı ile birlikte. Her yaz sıcakta gittiğimiz uzun Arslanlı Yolda vakur biz de yürürdük, utançtan yüzünü kapamış, okuma yazma bilmeyen  kadına şöyle bir göz atardık, sol tarafta  asker, mühendis, aydın heykellerini bir kere daha anlatırdım kızıma.  Sözlerini hatırlamaya çalışarak İstiklal Marşını söylerdik haykırarak bütün Ankara'lılarla birlikte. Sonra da Anıt Kabir müzesine gider, sizin arabalarınıza, silahlarınıza, el yazınıza bakardık. Okuduğunuz  kitaplara  Fransızca düştüğünüz notlara, kahve fincanınıza goz atar, savaşta giydiğiniz  kaşındıran üniformaları bir kere daha görür, gözlerinizin ne kadar mavi, ne kadar ‘kerli ferli’, ne kadar heybetli olduğunuza bir kere daha hayret eder, siyah smokin ile balolarda neler konuştuğunu hayal ederdik.  Müze dükkanında sizin profilden silüetinize benziyen bulut resimli kartpostal alır, Atatürk imzalı  kravat iğnesini ‘Nick takar mı acaba’  diye Kitty ile kıkırdaşırdık.

Ama orda değiliz,  Başka bir  Cumhuriyette   başka bir demokratik ülkedeyiz. Baş şehirlerinde sizin adınızı  verdikleri bir büyük cadde var.   29 Ekimde büyük tören yapmışlar orda, biz de burda kutladık 89. yılı. Bir gün sonra kutladık   ama olsun, güzel güzel giyindik, eski zaman 29 Ekim balolarına gider gibi süslendik,  Yakama bayrak rozetimi taktım, eşime Atatürk olanını. Bir sürü insanlarla tanıştık orda, onlar da güzel güzel giyinmişler, uzun şıkırdılı elbiseler, sariler, türbanlar; Türkiye’yi tanıyanlar da vardı, daha hiç gitmemiş olanlar da.  Ordan burdan konuştuk;  bize içinde karpuz taneleri olan nar şerbeti ikram ettiler,  narın güzelliğinden, Türkiye’nin yemeklerinden, gezilecek yerlerinden konuştuk.  Sonrada  darbukalı, kanunlu, kemanlı fasıl heyeti dinledik. ‘deli, divane gönül’ diye dum tekeden evvel, film salonlarında  bile milli mars çalınan bu ülkede  hele Cumhuriyet gününde Istiklal marşı söylenmeyince biraz mahsun olduk.  ‘Ne mutlu Türküm diyene’ dedi Başkonsolos, bir de güzel anlattı ne demek olduğunu.    Gözüm doldu, elim ayağım titredi. Uzakta olmak zor şey.

Türkiye’de de olmak pek kolay değil anlaşılan. 29 Ekim de Anıt Kabir'e gitmek için çok uğraştılar,  akşamda Cumhuriyet Balosu olamadı bildiğim kadarı ile. Olsaydı da çok az politikacı sizin kadar yakışıklı dururdu kalabalığın önünde. Torenlerde siyah fötr şapka  elinizde  balkondan ahaliyi gururla selamlayan bir siz vardınız sanki.

Bu sene ne yapılacak Türkiye’de bilmiyorum*, dedim ya uzakta olmak çok zor.  Burda benim  bayrağım var, gittiğim her yere götürdüğüm, kırmızi beyaz balonlarımda var.  Burda otururum balkonuma, şöyle güzel bir Türk kahvesi yaparım, sizin  hasır sandalyeli, yuvarlak masalı bir fotoğrafınız  var ya, beyaz takım elbise ile oturmuşsunuz, ayak ayak üstüne atmış şöyle bir soluklanıyorsunuz, bol köpüklü,  sade bir kahve eşliğinde. Ben de aynı öyle yaparım, Sizden sonra ‘onder’ diyebileceğimiz kimsenin çıkmamasını, artık genç olmasam da hitabenizdeki birinci vazifemi düşünüp, sevdiğiniz şarkılardan bir iki tanesini  dinleyerek kendi yaptığım kahvemi içerim burada.



*Türkiye ayağa kalkmış, Anıt Kabir’e akmış vatandaş, İzmir’de Atatürk portresi çizilmiş insanlarla, İstanbul bayrak içinde.   Bu bilgileri bir gün sonra ekliyebiliyorum, Internet bağlantısı bir geliyor bir gidiyor.



Sunday, October 28, 2012

bu Pazar


Dün kızım bir haftalık okul gezisi için yola çıktı. Kuzeyde adını daha önce hiç duymadığım bir yere gece treni sonrada 8 saatlik otobüs yolculuğu ile gitti. Türkiye’de  Varan, Ulusoy rahatlığı ile İstanbul Ankara’ya izin vermeyen babası izin verdi, o da oynaya zıplaya bindi gitti. Evimiz genç kız müziği, mis gibi şampuan kokuları, çukulata ve dondurma kaplarının izi ile kala kaldı.  Bizde kalktık  buranın en yüksek otellerinden birinin en yüksek terasında gün batımı içkisi içmeye bir partiye gittik. Hava o kadar kirli ki güneş daha ufka yaklaşmadan boğuk, puslu, bulanık  gökyüzünde kayboldu. Gün batımı  romantizimi falan  görmedik. Gece oldu, İstanbul kadar deniz trafiği olmadığı için   deniz karardı ve manzara bitti. Sokakların, denizin pis kokusu terasa kadar gelemediği için nerde olduğumuzun farkında olmadan  aşağıdaki gecekonduları, yoksulluğu,  başka ülkelerdeki Ekim sonu hırkalarını,  kurban bayramını,  özlediklerimizi, özlemediklerimizi konuşarak abuk subuk kokteyler içtik.  Karpuz suyu, fesleyen, votka ve limon suyu ile  sarhoş olunmayacağını da keşfettik bu arada. Aklımın yüzde 80i Kitty ile birlikte ‘acaba  her şeyi söyledim mi?  trende kimse ile konuşma, tuvalate iki kişi gidin, kimsenin verdiği bir şeyi yeme’ dedim mi yeteri kadar diye  kendi kendime konuştum. Geri kalan yüzde 20 telefon sesini dinledi, bilmem kaç kere ‘mesaj gelmiş mi, okul aramış mı’ diye baktım. Hayır aramamışlar, mesaj da gelmemiş, demek ki her şey yolunda.

Sabah erkenden kalkıp çay, gazete, radyo üçlüsü ile güne başladım. Karşı  balkonda yeşil papağanlar çoktan çığrişmaya başlamışlar bile. Benim balkonuma da gelsinler istiyorum, hu çeken kumrular ‘olmaz öyle şey’ diyorlar,  ‘burda biz varız’. Aşağıda  çöpçü  çan çalıyor, kavalci kaval. Seyyar tapınakçı ineği ile günnük ağacı tütsüsü  yakmış iç parçalayan cızırtılı  Hamiyet Yüceses sesi ile ilahiler okuyor.   Her sabah havlayan köpek bu sabah ta havliyor,   Nick uykuda, Mumbai de hayat sıradan, sıcak mı sıcak bir Pazar sabahı rutubeti ile  saat 9.00a yollanıyor.

Yola çıkma zamanı. Şehrin güneyindeki en eski tapınaklardan birine gitmek nerdeyse bir saatimi aliyor. Bu tapınak Shiva’nın olgun ve kaytan bıyıklı halini gösteren bir tapınak,  her yer yüzyılların rengini deşitirdiği biraz sararmış beyaz mermerlerle döşenmiş, girişte semiz, temiz kara mı kara bir güzel inek oturmuş gelene geçene bakıyor; sahibinden biraz ot alıp besliyoruz onu. ‘Ne şanslışın inek’ diyorum, kuyruk sallıyor bana.   Bu tapınağın ayini biraz değişik. Shiva’nın sevdiği ağaç meyveleri konuyor küçük sepete,  lotus çiçeği, kasımpatilar, kırmızı güller, ve küçük şişelerde bir sürü sıvı. Merdivenlerden yukarı çıkarken küle bulanmış, saçları bellerine kadar uzun, hiç taranmamış, şöyle bir çar çaput beze sarınmış adamlar ateş yakıp dua ediyorlar. Duvarlar Shiva hikayalerini gösteren resimlerle çevrilmiş.  Onlar bize aldırmıyor, biz de onlara. Bir hırka bir lokma ile yaşamaya alışmışlar, eğer yemek verirsen alıyor, vermezsen kusuruna bakmıyorlar. 
Tapınağa yaklaşırken el ile çalınan davul sesi adım adım yönlendiriyor bizi. Ortada Shiva’nın en soyut hali, dokunulmaktan, tapınılmaktan cilalanmış  kara taş bütün görkemi ile duruyor.  Bal, kül, yağ,  günnük ağacı tozu, inek idrarı ile yıkanıyor, tek davul tok sesi ile yani başımızda. Kenarda  Shiva  hanımı ve oğlu ile oturuyor, çok güzel pırıltılı örtülere sarınmışlar.  Tapınağın mermer işçiliği hem İngiliz egemenlik izlerini taşıyor hem de Roma tarzını. Tanrıların kanatları melek kanatları gibi, kolyelerinde  Kraliçe Victoria’nın resmi var.

Tanrılardan kültür egemenliğine, çocuklardan yemek tarifine kadar herşeyden konuşarak tapınağı bitiriyoruz,  arkadaşımın annesine çay içmeye misafirliğe gidiyoruz.  Herkesin annesi Pazar günü nasılsa onun annesi de   öyle. Bize sütlü, zencefilli Masala çayı ikram ediyor, her anne gibi herşeyi soruyor bana. Kaç çocuğum var, annem kaç yaşında, ne yerim ne içerim, Türk baklavası en güzel şey, mutlaka yemeğe kalmalıyım; arkadaşım bu arada gözlerini döndürüyor artık gitme zamanı.


Eve geldiğimde Nick Pazar televizyonu başında   zaman öldürecek bir şey seyretmeye çalışıyor.  ‘Bunu da seyretmiyceğiz, bunu hiç, bunu asla’ diye Kardashian’ların hayatından  yemek programlarına, abuk subuk Amerikan dizilerine kadar her şeyi reddedip sahile yürümeğe gidiyoruz.  Bu büyük bir hayal kırıklığı tabii ki.  Hava Ağustos ayında İzmir’den daha sıcak, Haliç’in en eski halinden daha kötü kokulu.  Geçen günkü festival artığı heykeller deniz suyu ile erimiş, biraz korkunç hale gelmiş. Kumların arasından küçük bir  el, yüzü parçalanmış tanrıçalar  ayaklarıma takılıyor- çok hoş bir sahil gezintisi değil.

 Ötelerde bir yerde küçük bir İtalyan lokantasında  bir şeyler yiyoruz,  Klimada oturmak dışarı ile ilişkimizi kesiyor,  alışılagelmiş batı müziği ile ordan burdan konuşurken   nerde olduğumuzu unutuveriyoruz.  Akşam oluyor yavaş yavaş, dışarısı hala sıcak, hala bunaltıcı. Eve gitmek lazım birazdan, pazardan ıspanak, salatalık, ve limon alınacak, fırından ekmek, tavukçudan yumurta.  Bütün gün  inekle konuşurken, Shiva’yı yıkarken, çay içerken,  francipani çiçeklerinin kokusunda karşıdan karşıya  geçerken aklımın yüzde sekseni telefonumdaymış meğersem,  kızımdan haber beklermişim, saat kaçta okula varacaklarını hesaplarmışım; sıcak mıcak değilmiş beni  rahatsız eden.  Eve gelip telefon ediyoruz, iyilermiş, varmışlar, yorgunlarmış.  Aklımın yüzde 20 si  ‘şöyle yap, böyle yap’  dedi.  Kendimi tuttum, bir sey demedim.

İşte böyle.   

Saturday, October 20, 2012

Durga Puja



Durga’ ana tanrıça Devi’nin bir  başka formu. Devi erkek tanrının yanı başında, onu tamamlayan, eksiğini gideren kadın taraf. Kadın tanrılar Hindu dininin önemli unsurlarından biri, onlarsız erkek tanrılar işlerini tam yapamaz; erkek tanrıda olsa hanımı olmadan hayatla kendi kendine basa çıkamaz. Ona akıl  verecek, savaşa giderken ‘aman arkanı iyi kolla’ diyecek, mızrağını, kılıcını akşamdan hazırlıyacak bir kadın lazım.   Shiva’nın hanımı Parvati’ de çok başarılıdır bu konuda.  Onu meditasyona çok dalmasın diye uyanık tutar. Devi  bilinç, sağduyu ve doğruyu yanlıştan ayırma tanrıçasıdır, Parvati’nin de avatarıdır.  Durga    Devinin kızgın, ateşli . sinirli  ve asabi hali. Bir sürü kolu ile her elinde tanrılardan alınmış bir yıldırım ( kızdı mı fırlatır haberiniz olsun)   üç uçlu mızrak  , bir evren çarkı, bir su kabı ( kendi kendine yetmeyi gosterir), yanında kükreyen aslanı iblisleri parçalarken,  kötü adamlar ayağının dibinde cansız, kan revan içinde yatarken  sakin, mağrur, yuvarlacık yüzlü , süsü pusu yerinde betimlenir.

Durga Ekim ayının sonunda kötülükle savaşır,  iblis kaç şekle girerek gelir onu rahatsız eder.  Kaç kere ‘bak oğlum  git!' dediyse de onu , insanları, evreni rahat birakmaz. En sonunda iblis korkunç kahkahasınını atarak saldırıya geçtiği zaman çok iyi bilinen şu sözle karşılık verir ‘Sen şimdi gül, ama ben senin yok edince gülme sırası tanrılara gelecek’.

İblis    Mahirashura   ben diyeyim öküz, siz diyin bufallo şeklinde gösteririlir. Çok gerçekçi  kavga sahnesinde Durga’nın arslanı bu bufaloyu parçalarken  her türlü detayla karşınıza çıkar. Arslanın dişler sipsivri hayvanın sırtına geçirmiş, pençeler   iyice kavramış, kan akıyor her çizikten, her ısırıktan; bufallonun kafası kopmuş, dil dışarda bir tarafa atılmış, ama o da ne? kesik boynundan kötülük, iblis yarı beline kadar dışarı çıkmış, Durga da onu mızrağı,  ok ve yayı ile şimdi yakalayıp işini bitirecek, iyilik yine kazanacak.     Nerdeyse Durga’nın zafer kahkahasını duyabileceksiniz . 
Hanımefendi  altın yaldıza boyanmış, gözler sürmeli,  eller ayaklar kınalı,burnunda hızma kulağa kadar pırıltılı zincirle uzatılmış, yüzünde sanki Pazar gezmesine gidiyormuş gibi en sakin gülümseme, iblisin işini  bitiriverecek, evrenin düzeni korunacak, ve her şey yoluna girecek.

Bütün bu kavga gürültü 4 gün boyunca Navrati festivalinde  kutlandı.  Kitty’nin okulunda bile  Cuma akşamı dans gösterisi düzenlendi , kızlar oğlanlar , hele hele anneler en pahalı sarilerini , yuvarlak eteklerini giyerek,  ellerindeki sopalarla dönerek dans ettiler.  Biz yabancılar beceriksizce ayak uydurmaya çalıştık, bizim giydiklerimiz onların ki ile baş ölçüsemedi, kenarda iki el çırparak tempo tuttuk.    Türk düğünlerinde Halay çekerken yabancılar  nasıl  ‘hadi bak sende yap böyle’  nidaları ile çekiştirilir araya alınır,  onlarda hopliya zıplaya  koşmaya çalışır ya   aynen öyleydi.    Küçük çocuklar bile daha güzel sopa dansı yaptılar, Hintli arkadaşlar ‘ beyaz insanlar pek güzel dansedemez zaten’ teorisinin gerçekliğine bir defa daha inandılar.  Biz köşelere saklanıp meyve suyu içtik, yemek atıştırdık. Mumbai Belediyesi çok anlayışlı değil, yüksek sesli müzik çalınmasından hiç hoşlanmaz, saat gece 10.30 da   parti bitti, herkes evine yollandı. Hava o kadar sıcaktı ki  klimalı evlere geri dönme fikri  ortada koşturarak dans etmekten çok iyi geldi. Televizyonda naklen yayınlanan büyük gösterilerdeki elbiselerin ışıltısı , saç süsleri, küçük paralardan yapılmış fesler, ayaklara takılan ziller , benim  süpermarketten alınmış Hint tuniğimin ne kadar  sönük ve sıradan olduğunun altını çizdi.


Bugün büyük ayin günü.  Bizim evin yakınında semt belediyesi ve bağışta bulununan iş sahipleri ile birlikte inşa edilen geçici tapınakta büyük , uzun  1000 kişilik ayin yapılacak, inananlara ücretiz yemek dağıtılacak.  Tapınakta 5 tane insan boyundan büyük  heykel var. En ortada Durga , arslanı,  çirkin iblis   kan revan içinde, en solda Durganın oğlu fil başlı tanrı Ganesh ve faresi ,  onun yanında zenginlik ve bereket tanrısı Lakşmi ve baykuşu , öbür tarafta Durganın kız kardeşi ve kuğusu   en sağda Ganesh’in çok popüler olmayan kardeşi, kaytan bıyıklı biraz ezik  tanrı Kartiki. Bunların karşısında oturularak çalınan  davullar gelen insanlara ayinde eşlik edecek.   Saat 4.00 gibi ayin başlıyacak.    Dün heykelleri görmeğe gittiğimde koruma görevlileri ‘size özel bilet verelim, kalabalığa girmeyin.’ dediler;  VIP değil VVIP  biletim olacakmış.  Bugün eğer beni hatırlarlarsa iyi, hatırlamazsa fotoğraf makinam yanımda, küçük su şişesi  çantamda  kalabalıkta yerimi alacağım,
Devamı akşama…